15’lerin huzuruna çıkarken…
Epey yıllar önce, Ankara’da bir TKP toplantısına giderken, bir gün, şöyle bir ayağımı da altıma alarak oturacağımı ve eğilip kulağına, usulca soracağımı söylemiştim: Suphi yoldaş, nasılsın?
Kızıl değildi henüz başkent, “saray mahlesinde” yoktu işçinin diktiği heykel hâlâ, ama ak alnımız, eğilmemiş boynumuzla çıkıyorduk o gün 15’lerin huzuruna! Kırıla kırıla geçmiştik de merhalelerden, evveli âhir yapmıştık da gelmiştik Ankara’ya. Gözlerine bakıp, “amelelerin, rençberlerin kızıl İstanbul’u” sözünü vermeye...
Hâlâ kızıla çalmaktan uzak bir ülkedeyiz, 1 Şubat 2026 itibariyle. Ama ben, o muhayyilemdeki sahnede, artık ayağımı altıma alamasam da, gönlümdeki soruyu, fısıldamak istedim bugün bir kez daha. Suphi yoldaş, nasılsın?
Ne bizden ırak bir metafizikle, ne elden gelene rızayla. “Yağlı karanlık suların koynu”ndan dipdiri çıkıp güneşe yürümeyi sürdürmenin 105’inci yılında, tazelenmiş umutların yaseminsi ferahlığıyla, belki de artık kendimize sormak zamanındayız diye işledi muhayyilem. Yoldaşlar, nasılız?
O zaman da dediğimiz gibiyiz, bu, yalnızca bu bile, öyle anlamlı ki! Geçen epey yılda, Türkiye ve dünya, eşi görülmedik yıkımlar yaşadı. Sermayesi gericiliği, emekçi halkı soymayı keyfî bir diktatörlükle katmerledi, baskı, sindirme kol gezdi, geziyor. Dünya, ABD ve İsrail başta, emperyalist haydutlar eliyle yakılıp yıkıldı, yıkılıyor.
Ama bir şey var, tabloyu tamamlayan, 15’lere “biz iyiyiz, rahat uyuyun” dedirten bu şartlarda. Bir kez daha alıntılarla örülmüş bu yazıyı yadırgatmayacak kadar sağlam bir şey.
O şey, yok edilemeyendir. Düzenin dümen suyunda eritilemeyendir.
Demiştik ki o gün yoldaşlarımıza, isimlerinizi bilmezden gelebilecek vakarı sizden öğrendik. Sizi öldürenlerin, eserlerinizi, yadigârlarınızı da yok etmelerine acıklanmamayı. 15 isimsiz komünistin, yaşayan bir işçiden farkı olmadığını, isminin, cisminin hiçliğini siz öğrettiniz. “Eh!” demeyi devraldık kurduğunuz partiden, “eh, bu sınıf mücadelesidir” demeyi. Acıları içimize gömüp, arkaya bakmadan yola devam etmeyi miras bıraktınız.
Çoğunuzun cismini bile bilmiyoruz, affedin demiştik. Sesleri yoktu kulağımızda, nasıl gülerlerdi, bilmiyorduk. Kime âşıktılar, neydi gözlerinin rengi, uzun muydu boyları, üşüyorlar mıydı o gece, layığınca bilmiyoruz.
Size “15’ler” diyorsak, demiştik, 105 yıldır size layık birer isimsiz olarak yanınızda yer almakla övündüğümüzdendir.
İsimlerini cisimlerini değilse de, hazinelerini, sırlarını, hançer işlemez zırhlarını mıh gibi tutuyorduk aklımızda: Parti fikriyatını. Örgütü. Bunun Türkiye topraklarındaki cisimleşmiş hali için uğraşlarını, yaşamlarını bu uğurda feda edişlerini unutmayacaktık. Söz. Bir an bile unutmadık. Bugün bunları tekrarlarken, vazgeçmediğimizi göstermenin huzuru var içimizde. Emeğin zaferiyle taçlanarak yayılmayı bekleyen, çelik bir ayna gibi gözlerde ışıyan huzur.
Teşkilat! demiştik, teşkilat! Sınıf meselesinin ruhu! Bunu devralmıştık da, geliyorduk. Daha doğrusu, bunu devraldığımız için gelebiliyorduk. Açıksa alnımız, eğmemişsek hiçbir güce boynumuzu, duraksamamışsak, sınıf meselesinin ruhunu, teşkilatı öğrettiklerindendi.
Evet, bugün yine yoldaşlara, alnımız açık, başımız dik geliyoruz size diyebiliyoruz. En önemli mirasınızı üstlenmiş olarak, partiyle, isimsiz parti neferliğiyle. İşte, ismimizi cismimizi sildik de, benleri biz kıldık da geliyoruz bir daha, diyebiliyoruz.
Biz öğrenmiştik ki, diğerlerinden kendimizi komünist olarak tanımlamakla ayırmamız bile yetmezdi. Kaale almazdı bir düzen, birey kalanları. Öğrenmiştik ki, iktidar, örgütlü güçtü. Sınıf mücadelesi dediğin, iktidar mücadelesiydi, hâkimiyet kavgasıydı. O zaman, güce karşı güçtüyse bu, anlamıştık, neden teşkilattır meselenin ruhu, anlamıştık nedir parti de, öyle geliyorduk...
Katledilen öncü yoldaşlarını unutmayan, ideallerini paylaşan insanlar olarak çıkmamıştık karşılarına sadece, hayır! O insanlardan oluşan bir örgütlü güçle, sosyalizm mücadelesini, sınıf savaşını hiç sislendirmeyen, yalpasız bir parti olarak gelmiştik Ankara’ya, o zaman, işte yine öyle geliyoruz. Aklımızı, bilgimizi, duygumuzu, nefretimizi, aşkımızı, kara gözümüzü, sarı saçımızı dökmüş bir potaya, erimiş aynı harda, hemhal olmuş bir harmanda geliyoruz demiştik övünerek... Yine buradayız.
Bugün dillendireceğimiz çağrı 105 yıldır yankılanır yedi ikliminde bu toprakların. Yarının güzelim dünyasını kurabilecek biricik güce, işçiye, köylüye, aydına, gence, katmerli ezilen kadınlara, o koca gözlerini açıp hayata ürkek bakınan çocuklara, analarına, babalarına duyuracağız çağrıyı. Bu yıkılası düzenden, karartılmış, budanmış hayatlarının, çalınmış emeklerinin hesabını soracaklara sesleneceğiz. Yetmeyecek. İsmini, birikimini, biricikliğini, hırsını, benini, kendi önüne tümsek yapanlara da sesleneceğiz. Kuytudakilere, sinmişlere, güçsüzlere, yılmışlara, kendi derdine düşmüşlere, korkmuşlara, umutsuzlara da sesleneceğiz. Tek bir çürümüş, kangren hücre bırakmamak için el vereceğiz insana, iyiliğe.
Örgütlenin! Umuda, aydınlığa, geleceğe, eşitliğe, kardeşliğe el verin! diyeceğiz. Pazara çıkarılamayan değerler dünyasına, insana, sosyalizme omuz verin! İmzanızı “omuzdaş” diye atabilmeye gelin, iyi, haklı, güzelle yoldaşlığa erin! “Ameleler, rençberler, münevverler, gençler! Örgütlenin!”